Sansür, bir otoritenin görülmesini istemediği bir olay ya da görüntüyü yetkilerini kullanarak daha fazla yayılmadan erişime kapatmasıdır. Sansürün otorite nezdinde etik kodları korumak, ayrımcı bir eylemi durdurmak ve nefret söylemini engellemek gibi birçok sebebi olabilir. Bununla beraber otorite, sansürü kendi çıkarları adına da kullanabilir. Muhalefetin sesini bastırmak ve kendi hatalarını örtbas etmek bu çıkarlardan bazılarıdır. Bu tarz senaryolarda sansür toplumu korumak için uygulanıyor gibi gözükse de aslında yalnızca otoriteyi korur. Ayrıca toplumun yararına olduğu düşünülen sansürlerin çoğu hakikati gizler. Çünkü hakikat, ancak yalanla karşı karşıya gelip onu çürütebildiği zaman gerçek anlamda hakikat olur. Bu gerekçelerle sansür, toplumsal düzeni korumak için gerekli bir unsur değildir.
Sansür yetkisi, hükümetler için çoğu zaman hatalarını örtbas etme aracı olmuştur. Barendt’e (2005) göre sansürün gerekli olduğu düşüncesi, hükümetlerin eleştirilerden sıyrılma isteğini barındırır. Sansür yetkisine sahip devletler bu yetkiyi “düzeni korumak” için değil; kendi konumlarını sağlamlaştırıp yeniden seçilmek ya da hatalarını örtbas etmek için kötüye kullanırlar. Bundan dolayı toplumun sansüre değil, ifade özgürlüğüne ihtiyacı vardır (s. 21). Her ne kadar Devlin (1965), “[k]elimelere müdahale etmek bir fikri bastırmak değil, ayrımcı bir eylemi durdurmaktır” (s. 1112) dese de kelimelere müdahale etmek, sebebi ne olursa olsun ifade özgürlüğünü kısıtlamaktan başka bir şey değildir. Kelimeler yalan söylese dahi bu yalan, özgür bir tartışma ortamında ancak ve ancak hakikati güçlendirir.
Sansürle gelen kısıtlamalar ahlaki gelişmemizi engeller. Barendt (2005) bu durumu şu sözlerle ifade eder: “[N]eyi görebileceğimize, duyabileceğimize veya söyleyebileceğimize getirilen kısıtlamalar, ahlaki failler olarak gelişimimizi baltalar. Bireylere neyi okuyup okuyamayacaklarını dikte ederek onlara çocuk muamelesi yapan sansür, insanın kendini gerçekleştirme hakkını da ihlal eder. Oysa sağlıklı bir toplum, kısıtlamalarla ahlaki gelişimi baltalanmış kitlelerle değil; seçim yapabilen sorumlu ve otonom bireylerle inşa edilebilir” (s. 13). Yani sansürden etkilenmiş bir toplum, sadece tekdüze insanlar yaratır. Oysa daha dinamik ve gelişen bir toplum, ancak ahlaki gelişimini tamamlamış, doğruyu ve yanlışı kendi zihinsel süzgecinden geçirebilen bireylerle var olabilir. Sansürün gerekliliğini savunan Devlin (1965) ise ülke güvenliğini sadece bedensel değil, ayrıca zihinsel bir korumaya bağlar ve toplumu tiksindiren eylemlerde devletin sansür için bir sınır tanımaması gerektiğini ileri sürer. Bu görüş, toplumu çocuk yerine koyan, doğruyu ve yanlışı kendi başına ayıramayacağını düşündüren paternalist bir yaklaşımdır. Oysa güçlü bir toplum, bu ayrımı özgürce yapabilecek otonom bireyler olmadan inşa edilemez.
Özetlemek gerekirse sansür, devletler için otoritelerini korumaya yarayan bir araçtır. Ona “toplumu koruma” kisvesi giydirmek sansürü masum hale getirmez. Kelimeler en gerçek dışı hallerinde bile gerçeği daha güçlü kılar ve bireyleri etik açıdan olgunlaştırır. Kelimeleri sansürlemek, bireylerin zekasını işlevsiz görmekle kalmaz; aynı zamanda hükümet-muhalefet rekabetini yok ederek muhalif sesleri susturur. Bu süreç, otoritenin yalnızca kendi varlığını korumasına ve hatalarını örtbas etmesine hizmet ederek ifade özgürlüğünü kısıtlar ve baskı rejimlerine zemin hazırlar. Tüm bu olumsuz faktörler, sansürün toplumsal düzene doğrudan zarar verdiğini göstermektedir. Sonuç olarak sansür, toplumsal düzeni korumak için gerekli değildir.
Kaynakça
Barendt, E. (2005). Freedom of speech. Oxford University Press.
Devlin, P. (1965). The enforcement of morals. Oxford University Press.