Geri Dönüşü Olmayan Adalet: Türkiye’de İdam Cezası
25 Haziran 2026Feyza Hacıalioğlu
İnsan haklarının koruduğu temel değer, insan onuru ve değeridir. İnsanın değerinin korunabilmesi, onurlu ve insanca bir yaşam sürdürebilmesi, insan haklarının güvence altına alınmasına bağlıdır. Devletlerin insan haklarını korumak amacıyla hem pozitif hem de negatif yükümlülükleri vardır. Yaşam hakkı ele alındığında; bireyleri ölüm tehlikesine karşı korumak devletin pozitif yükümlülüğü, bireyleri öldürmemek ise negatif yükümlülüğüdür. İnsan haklarının kaynağına bakıldığında karşımıza doğal hukuk teorisi çıkar. Doğal hukuk teorisine göre bireyler; zaman ve mekâna bağlı olmaksızın, geçmişten günümüze kadar değişmeyen evrensel nitelikteki haklara sahiptir. Bu haklar devletin dokunamayacağı bir alan oluşturur ve pozitif hukukun üstündedir. Yaşam hakkının güvence altında olmadığı bir toplumda diğer haklardan bahsetmek olanaksızdır. İdam cezası yaşam hakkını ihlal eden bir uygulama olduğu için, hangi suç için öngörülmüş olursa olsun devletin bireylerin yaşam hakkını koruma yükümlülüğüyle çelişir. Dolayısıyla bu cezanın demokratik hukuk devletlerinde uygulanması büyük bir tezat oluşturmaktadır. Bu nedenle, bir demokratik hukuk devleti olan Türkiye’de idam cezası kesinlikle yeniden uygulanmamalıdır.
İdam cezasına karşı olunmasının en önemli sebeplerinden biri, bu cezanın telafisinin olmamasıdır. Ölüm cezası uygulandığı takdirde, kişinin hayatına son verilerek yargısal anlamda hak arayışının önü mutlak surette kesilmektedir. Bu durum; yargılama sürecinde bir hata yapılması veya kişinin masumiyetinin sonradan anlaşılması halinde, telafisi imkânsız bir adaletsizliğe yol açmaktadır. Ak (2019), çalışmasında yer verdiği James Hanratty davasında, 25 yaşındaki Hanratty’nin 1962 yılında İngiltere’de idam edilmeden önceki son sözlerini şu şekilde aktarmaktadır: “[Y]arın ölüyorum ama suçsuzum, lütfen adımı bu lekeden temizleyin.” 1966 ve 1971 yıllarında Hanratty’nin masum olduğuna dair yeni kanıtlar bulunmuş; ancak kendisi idam edildiği için verilen cezanın geri dönüşü olmamıştır (s. 28). Geçmişte infaz edilen birçok mahkûmun suçsuzluğu sonradan kanıtlanırken günümüzde özellikle ırksal eşitsizliklerin görüldüğü yargılama süreçlerinde bazı mahkûmların DNA incelemesi gibi talepleri göz ardı edilmekte; kimi zaman da mahkûmların gelir durumlarının yetersiz olması nedeniyle savunma hakkından tam olarak yararlanamaması yanlış kararlar alınmasına yol açmaktadır. Alınan bu yanlış kararlar sonucunda masum bir insanın yaşam hakkının elinden alınması ve bu durumun geri döndürülemez oluşu, idamın başvurulmaması gereken bir ceza yöntemi olduğunu net bir şekilde göstermektedir.
İdam cezasının uygulanmasına karşı olan tarafların öne sürdüğü bir diğer gerekçe de bu cezanın herhangi bir caydırıcılığının olmamasıdır. Suçlular için çoğunlukla idamın bir kurtuluş yolu olduğu düşünülür; hapiste ömürlerinin sonuna kadar ceza çekmektense ölümü tercih edecekleri fikri yaygındır. Hapishanelerde gerçekleşen intihar olayları da aslında bu fikri destekler niteliktedir. Bilgin (2023), çalışmasında ünlü İtalyan hukukçu ve filozof Beccaria’nın idamla ilgili görüşlerini ortaya koymaktadır. Beccaria, insanların kendi benzerlerini boğazlamalarının nasıl bir hak olabileceğini sormakta ve ilkel çağların vahşeti olarak gördüğü böyle bir cezalandırmayı kesin bir şekilde reddetmektedir. Bunun yanında
hapis ve idam cezası arasında bir seçim yapacak olsa oyunu hapis cezasından yana kullanacağını dile getirmiştir; çünkü ona göre parmaklıklar arkasında geçecek olan bir ömür, ölmekten daha beterdir (s. 50). Tezin devamında Bilgin; İngiltere’de hırsızlık suçunun cezasının idam olduğu dönemlerde, diğer hırsızların idam infazı esnasında “toplanmış olan kalabalığı fırsat bilerek” çalmaya devam ettiklerini aktarmaktadır. Başka bir örnek olarak da Boston’da ilk defa birinin kundakçılık suçundan dolayı asıldığı günlerde, kundakçılık olaylarının sayısının arttığından ve bu eylemleri gerçekleştirenlerin infazı izleyenler arasında bulunduğundan söz etmektedir. Bu gibi tarihsel örnekler, idamın suç oranları üzerinde caydırıcı bir etkisinin bulunmadığını gözler önüne sermektedir (s. 50).
Victor Hugo (2023), Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eserinde idamla ilgili görüşlerini şu şekilde kaleme almaktadır: “Bu insanlar, acaba ortadan kaldırılmasına karar verdikleri insanda, bir aklın, yaşama dört elle sarılmış bir aklın, ölüme hazır olmayan bir canın olduğu düşüncesini hiç mi akıllarına getirmiyorlar? Hayır. Onlara göre bu, yalnızca üçgenimsi bir bıçağın dümdüz aşağı düşmesinden başka bir şey değil” (s. 73). Hugo burada aslında insan onuruna ve değerine atıfta bulunmaktadır. Topluma insanca bir yaşam sunulması, ancak insan haklarının koruma altına alınmasıyla mümkündür; bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını ellerinden alarak değil. Caydırıcılığı bulunmayan, dahası yargılama esnasında yapılan hatalar sonucu masum insanların ölümüne yol açan bir cezanın yeniden yürürlüğe getirilmesi fikri kesinlikle desteklenmemelidir. Üstelik merkezinde şiddet barındıran bir ceza biçiminin, toplumu da şiddete yöneltebileceği göz ardı edilmemelidir. İnsan haklarını hiçe sayan, insanın değerini önemsemeyen ilkel bir ceza olan idamın yeniden uygulanması, hukuk sisteminde kaydedilen gelişmelerin hiçe sayılmasına ve toplumun gerilemesine sebep olacaktır.
Kaynakça
Ak, A. (2019). Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde Türkiye’de idam cezası tartışmaları [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Afyon Kocatepe Üniversitesi.
Bilgin, N. (2023). Ölüm cezası: Güncel tartışmalar ve eğilimler [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Karabük Üniversitesi.
Hugo, V. (2023). Bir idam mahkûmunun son günü (E. Büyükakıncı, Çev.). Can Yayınları.
