Kapitalist Yönetimde Özgürlük İllüzyonu

27 Nisan 2026
Elifnaz Karataş

Kapitalizm; toplumun özgürlük idealleri ile kendi varoluşsal güç istenci arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydı, hangisini tahkim etmeyi seçerdi? 19. yüzyıl sonu sanayileşme süreciyle birlikte süregelen tartışmaların birçoğu, liberalizm ve kapitalizm olarak adlandırılan, birbirine eklemlenmiş ancak özünde birbirinden farklı olan iki ideolojinin kıyaslandığı zengin perspektifler sunmaktadır. Bu bağlamda yaygın kabul; liberalizmin bireysel özgürlükleri, kapitalizmin ise piyasa gücünü ve yönetimini temsil ettiği yönündedir. Nitekim Daron Acemoğlu’na göre (26 Ocak 2025), liberalizmin itibarsızlaştığını savunan tanınmış eleştirmenlerin de işaret ettiği üzere; günümüzde malî gücü elinde tutan güçlü hükümetler, liberal demokrasinin temel vaatleri arasında yer alan erişilebilirlik ve nitelikli kamu hizmetlerini yeterince karşılayamamaktadır. Bu noktada öne çıkan yeni liberalizm anlayışının, kapitalizm ile liberalizmin birlikte ele alınmasını gerekli kıldığı ileri sürülebilir. Kapitalizmi merkezine alan, ancak aynı zamanda özgürlük alanlarını genişleten bir sistem aracılığıyla hakkaniyetli bir eşitliğin sağlanması ve adaletli bir yapının kurulması mümkün görülmektedir. Kapitalizmden yararlanarak gücü hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yöneten devletler bu çerçevede değerlendirilebilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin eyalet bazlı vergi sistemi, bölgesel eşitliği sağlama ve vatandaşların ekonomik hareket alanlarını genişletme amacı taşırken, aynı zamanda küresel ölçekte uyguladığı ağır ekonomik müeyyidelerle ve diplomatik kısıtlamalarla bir güç konsolidasyonu yaratmaktadır. İngiltere gibi gelişmiş ekonomilerin dahi ABD ile anlaşma yaparken gösterdiği çekinceler, kapitalizmin sunduğu bu devasa güç olanaklarıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, kapitalizmin bireysel özgürlükleri genişleten bir araç olduğu iddiası teoride savunulabilir görünse de piyasa mekanizmaları ve tüketici yönelimlerinin işleyişi dikkate alındığında; özgürlüğün kapitalist yönetim altında bağımsız bir değer olmaktan ziyade yönlendirilen ve denetlenen bir algı olarak yeniden üretildiği ileri sürülebilir. 

Kapitalist paradigmayla tahkim edilen piyasa toplumlarında “özgürlük” anlayışı, bireylerin kendi tercihleri ve eylemleri doğrultusunda hareket ettiklerini düşündüren illüzyonist bir zemin üzerinde şekillenmektedir. Bu zemin üzerinde kurulan özgürlük anlayışı, tercihlerin hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içerisinde mümkün olduğunu sistematik biçimde görünmez kılar. Böylece özgürlüğün doğal unsuru gibi sunulan bir yanılsama, sistem içerisinde yeniden üretilmektedir. Sistemin ürettiği bu yanılsama, kişinin iradesinin özerk olduğu kabulünü besler ve birden fazla alternatif arasından seçim yapabilmeyi özgürlüğün temel göstergesi hâline getirir. Nitekim Lea Ypi’ye göre: “kapitalist yapılar bireyleri ekonomik bağımlılıklar, sosyal normlar ve çıkar ilişkileri yoluyla sürekli biçimde ‘seçim yapmaya zorlayarak’ onların özgür eylemlerini kısıtlar” (2020, s. 278). Bu bağlamda kişiler, yapısal sınırları çoğu zaman doğrudan sorgulama ihtiyacı duymazlar. Zira kişinin algısında yer edinen özgürlük tanımı, eylemin kendisinden ziyade eyleme eşlik eden “seçim hissi” ile özdeşleşmiş olur. Oysa tercih edilebilir unsurların tümü, piyasa mantığı ve kapitalist sistem tarafından önceden çerçevelenmiştir.  Örneğin, seçim hissinin kullanıldığı mekanizma içerisinde özgürlük, çalışan sınıf için emeğin piyasada alınıp satılabilir hâle gelmesine indirgenirken; tüketiciler için, sistemin sunduğu opsiyonlar dâhilinde hareket etme imkânıyla sınırlı tutulmaktadır. Daha geniş bir perspektifle bu durum ele alındığında, gerek çalışan bireyin farklı sektörler ya da işverenler arasında seçim yapabildiğini düşünmesi gerekse tüketici konumundaki bireyin farklı marka ve ürünler arasında tercih yapabildiğine inanması, emeğin ve tüketim seçeneklerinin piyasa mantığı ve kapitalist üretim ilişkileri tarafından önceden belirlenmiş sınırlar içerisinde tanımlandığı gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Bu sınırlılıklar, bireyin önünde yükselen ancak şeffaflığı nedeniyle fark edilemeyen bir yapı işlevi görerek özgürlük illüzyonunu tamamlar. Dolayısıyla kapitalist özgürlük anlayışı, bireyin özerkliğini genişleten bir değer olmaktan ziyade, yapısal sınırlar içerisinde işleyen bir tercih mekanizması olarak kurgulanmaktadır. 

Kapitalist devletlerin en önemli gelir kaynaklarından biri olan özel sektörle aralarında kurulan yapısal ve konjonktürel iş birlikleri, kamusal alanda yer alan reklamlar ve dijital mecralarda yürütülen pazarlama faaliyetleri aracılığıyla bireylere, satın alma eylemini kendi özgür iradeleriyle gerçekleştirdikleri yönünde bir algı üretmektedir. Ancak bu noktada, söz konusu yönlendirme süreçlerinde özellikle özel sektörün duruma çok daha hâkim olduğu görülmektedir. Nitekim Müşteri Deneyimi (CX) ve Müşteri İlişkileri Yönetimi (CRM) politikalarının yanı sıra, kullanıcıların dijital ortamlardaki davranışlarını ayrıntılı biçimde izlemeye olanak tanıyan Kullanıcı Deneyimi (UX) ve Kullanıcı Arayüzü (UI) mimarileri, tüketici tercihlerinin sistematik biçimde yönlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Örneğin, herhangi bir dijital satın alma sayfası içerisinde imlecin (cursor) hareket ettiği alanlardan tıklama sıklıklarına kadar uzanan veri toplama süreçleri, müşteri verilerinin sistematik biçimde kaydedilmesine ve tüketim davranışlarının öngörülerek yeniden yapılandırılmasına hizmet etmektedir. Öte yandan bu yapılar, “oniomani” ya da “kompulsif satın alma” olarak tanımlanan alışveriş bağımlılığı eğilimi gösteren bireylerde tüketim döngüsünü besleyen bir sistemin parçası olmanın yanı sıra, insanın haz ve ödül mekanizmasını hedef alan stratejiler yoluyla dopamin salgısını artırarak satın alma dürtüsünü sürekli canlı tutmaktadır (Aytekin, 26 Eylül 2025). Bu durum, yalnızca özel sektörün kâr maksimizasyonuna değil; aynı zamanda tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler aracılığıyla devletin gelir artışına da doğrudan hizmet etmektedir. Bu karşılıklı çıkar ilişkisi, devlet ve özel sektör arasındaki yapısal iş birlikleri üzerinden somutlaşmaktadır. Söz konusu mekanizma dâhilinde devletler, üreticilerle ve/veya paydaş tüzel kişilerle kurdukları konjonktürel (çıkara dayalı) anlaşmalar neticesinde bir yandan tüketicinin tercih özgürlüğü illüzyonunu beslemekte, diğer yandan bu iş birliklerine ek olarak satılan ürün ve hizmetler üzerinden belirledikleri vergiler kanalıyla devlet hazinesinde likidite artışına katkı sunmaktadır. Bu süreç, üretim ve tüketim faaliyetleri üzerinden Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya dolaylı bir destek sağlayarak ekonomik döngüyü güçlendirmektedir. Eş zamanlı olarak bu ekonomik düzen, tüketim üzerindeki denetimi sürdürerek satışların büyük çoğunluğunun kapitalist üretim-tüketim döngüsünün bir sonucu olarak gerçekleşmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla gerçekleştirilen satışların önemli bir bölümü, bireysel ihtiyaçlardan ziyade kapitalist üretim-tüketim döngüsünün insan dürtülerini bilinçli biçimde şekillendirdiği yapısal bir yönlendirme ve denetim mekanizmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. 

Kapitalizmin yönetim biçimi içerisinde halk, tüketiciler ve özel sektör arasında kurulan yapısal ilişkiler, özgürlük algısının bağımsız bir değer olmaktan ziyade bir yönetim stratejisi olarak nasıl inşa edildiğini görünür kılmaktadır. Kapitalist yapılarda özgürlük, uygulanan manipülatif mekanizmalara rağmen tamamen ortadan kaldırılmamakta; aksine piyasa mantığı dâhilinde denetlenebilir ve yönlendirilebilir biçimlerde yeniden üretilmektedir. Ancak bu noktada yapılan çalışmalarda asıl sorgulanması gereken, söz konusu mekanizmaların farkında olan tüketicilerin sistem içerisindeki konumlarının nasıl yönetildiği ve hangi araçlarla yönetilebilir kılındığı sorusu olmalıdır. Zira algısı yönetilen bireylerin karşı çıkma ve kolektif bir birlik oluşturma ihtimaliyle karşı karşıya kalan, gücü ve ekonomik çıkarları elinde tutmak isteyen kapitalist devletlerin nasıl stratejiler geliştireceği ve özgürlük illüzyonunun sınırlarını daha da belirginleştireceği ayrıca tartışmaya açıktır. Dolayısıyla kapitalist düzen, özgürlük söylemi üzerinden gücünü tahkim ederken, aynı zamanda bu sürecin kendi yapısal sınırlarını görünür kılmaktadır. 

Kaynakça 

Acemoğlu, D. (2025, 26 Ocak). A renewed liberalism can meet the populist challenge. The New York Times. Erişim tarihi: 13 Ocak 2026, Erişim adresi: 
https://www.nytimes.com/2025/01/26/opinion/liberalism-democrats-trump.html  

Aytekin, D. (2025, 26 Eylül). Kompulsif satın alma: Markalar tüketicilerin alışveriş bağımlılığını nasıl tetikliyor? Aposto. Erişim Tarihi: 13 Ocak 2026, Erişim adresi: https://aposto.com/s/kompulsif-satin-alma-markalar-tuketicilerin-alisveris  

Ypi, L (2020). Democratic dictatorship: Political legitimacy in Marxist perspective. European Journal of Philosophy, 28, 277-291.